• DOLAR
    $2.540,9700
  • EURO
    $0,6364
  • ALTIN
    $36.244,2500
  • BIST
    $114,6000
Ethem KAYNAK
Ethem  KAYNAK
gizlidir-mail@adaletmedya.net
Neden Öykü Okuruz?
  • 23 Aralık 2021 Perşembe
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Sevgili okur; uzun zamandır, aslında çocukluğumdan beri, her zaman için zihnimin bir köşesinde, cevaplanacağı günü bekleyen bir soru var. Size; “Ben çocukluğumda şöyle sıradışıydım, böyle enteresan şeyler yapardım, dört yaşında gazete okuyordum, beş yaşında tezler yazdım.” gibi bir öykü anlatamayacağım. Zira hiçbir zaman böyle bir çocukluk yaşamadım. Ancak, çocukluğumdan beri zihnimin kenarında duran bu sorunun cevabını hep merak ettim. Sorunun çıkışı olan olay gününe gidecek olursak, ilkokul çağlarımda, Afyon’da, büyüdüğüm köyde, henüz tv o kadar yaygın olmadığından, boş zamanlarımı, hikâye kitapları okuyarak geçirmeyi severdim. Cin Ali ile başlayıp, Peter Pan, Binbir Gece Masalları, Alis Harikalar Diyarında ile devam eden bir okuma sürecim oldu. Okuduğum kitaplara tutulur kalırdım. Merakla, bitirene kadar elimden bırakamaz, gece yarılarına kadar okurdum. Ailem kitaplara olan düşkünlüğümü fark ettiklerinde; “Hikâye ne işine yarayacak, derslerinden geri kalıyorsun, aç ders kitabı çalış.” demişlerdi. Hikâye kitaplarının faydasız olduğunu söylüyorlar, beni derslerime çalışmam konusunda uyarıyorlardı. Çok şaşırmıştım. Daha bir önceki sene okumayı öğrendiğimizde, sınıfta okuma bayramı yapmış, okumaya geçtiğimiz için ödüllendirilmemiş miydik? Okumayı söktüğümüz için şekerlerle dondurmalarla ödüllendirenler kimdi? Ancak öykü kitaplarının; yaşanmamış ve hayale dayanan kurgu metinler olduğunu ve bir faydası olmadığını, ders çalışmam gereken sürede öykü okuyarak derslerimden geri kalacağımı düşünüyorlardı. Mutsuzdum sevgili okur, ancak, emir yukardandı, zaten çok sıradışı özelliklere sahip, ekstrem bir çocuk olmadığımı da söylemiştim. Dolayısıyla emirlere karşı gelip, kazan kaldırarak, kralı tahtından etmem söz konusu bile değildi. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi, üzülerek te olsa, ebeveynlerime boyun eğmiştim. Uslu bir çocuk olup, ailemin istekleri doğrultusunda, derslerime çalışmam gerektiğinin bilincinde olarak, büyük boy Hayat Bilgisi ders kitabının içine, boyutları nispeten daha küçük olan öykü kitaplarını yerleştirmiş, evde isek duvara, tarlada isek bir ağaca sırtımı yaslayıp, karşıdan bakan ebeveynlerime, kucağında Hayat Bilgisi ya da Tarih kitabını açmış çalışan, masum bir çocuk pozu keserek öykü macerama devam etmiştim.

Evet, neden öykü kitapları, roman gibi, kurguya dayalı eserlerin okunması gerektiği sorusuna cevap arıyoruz. Ancak, sohbetimize, bu sorunun cevabına, konumuzu pekiştirerek ulaşmamızı sağlayacak başka bir soru ile devam etsek konuyu çok dağıtmamış olacağımızı umarak, sizlere başka bir soru sormak istiyorum. Hepinizin de bildiği üzere, sosyal medyada milyonlarca insan, sürekli olarak, tavsiye içeren, kişisel gelişim sosuna bulanmış; “Şöyle olmayın, böyle olun, şunu yapmayın, bunu yapın, üç kuruşluk insanlara beş kuruş değer vermeyin, kendinizi geliştirin, cesur olun, bak Bill Gates de üniversite okumamış, Elon Musk orta okuldan terk, kendiniz olun, cesaretli olun, hayaller kurun.” gibi paylaşımlar yapıyorlar. Sosyal medya adeta dev bir “Tavsiye Klübü”ne dönmüş durumda. Evet, bu tip gönderiler, milyonların whatsapp durumlarında, twitter’da, Instagram hikayelerinde, Face paylaşımlarında. Sorumuz şu; sizce bu paylaşımlar insanların hayatında ne kadar etkili oluyor? Bu öğütler, tavsiyeler, bizlere ne katıyor? Kaçımız okuduğumuz bu öğütleri ciddiye alıp hayatımızı ona göre dizayn edip, yanlış yanlarımızı düzeltiyoruz? Lütfen bu soruyu kendinize sorar mısınız; “Hayatımı sosyal medyada gördüğüm şu paylaşım değiştirdi.” diyebileceğiniz bir gönderi var mı?

Paylaşımların içeriğini tartışmıyoruz. Aksine, bu paylaşımların çoğu, uzun yaşam tecrübeleri ile ortaya çıkmış, düşünce insanlarının, bilgelerin, bilim insanlarının hayat tecrübeleri ve çok ta kıymetliler. Ancak, en iyi ihtimalle, göz ucuyla okunup geçiliyor. Okuyana bir şey katmadıklarına yemin edebilirim, ama ispat edemem. İyi ama, neden? Neden bir şey katmıyor? Bu sorunun iki cevabı var, birinci cevabı, “Neden öykü okumalıyız?” sorusunun cevabıyla çok ta bir ilgisi yok, ancak yine de, bahsi açılmışken ben, birinci cevabı üstün körü verip, ikinci cevapla da asıl konumuza, döneceğim.

Bu paylaşımlar, o kadar çok insan tarafından yapılıyor, yazılıyor, çiziliyor ki, artık iletisinin içi boşalıyor. Hedeflenen etkiyi artık bünyelerde göstermiyor. Söz gelimi; “Kendine yapılmasını istemediğini, başkasına yapma.” sözüyle çıkarımımızı temellendirmeye çalışalım. Örnek verdik, özellikle seçmedim. Buyurun, bunu bir whatsap hikayesinde görüp okuduğumuzda, kaçımız; “Aaa evet, dur bundan sonra ben kendime yapılmasını istemediğim bir şeyi, başkasına yapmayayım.” diyor. Demiyor, çünkü yüzlerce kez gördü zaten. Artık bir dünya görüşü, bir hayata bakış açısı, bir yaşam felsefesi içeren bu değerli söz, insanın iç dünyasında ortaya çıkaracağı devinimden yoksun. Halbuki üzerine konuştuğumuz bu cümle, felsefenin üzerine kurulduğu zemindir, felsefenin temelidir. Bütün dinlerin özüdür. Her türlü ahlak öğretisinin en merkezindedir. Her türlü etik kavramın dayandırıldığı gerekçedir. Konfüçyus tarafından milattan önce 3500 yılında söylenmiştir. Tabiri caizse, beş bin yıllık, anlı şanlı, dallı budaklı, koca bir ağaçtır. Etik kaygılar güden her türlü dünya görüşünün de “babası”dır. Bu cümlenin tanımı; “E-M-P-A-T-İ” dir. Ve inanın, dünyadaki savaşları, kötülükleri tek başına bitirebilecek bir güce sahiptir. Ancak görüldüğü üzere artık, sosyal medyada, üstün körü söylenmiş, yazmış olmak için yazılmış bir storyden ibarettir. İçi öylesine boşaltılmıştır ve bu cümle içi boşaltılmış milyonlarca cümleden sadece biridir.

İşte insanların yerli yerinde, cefasını çekerek ulaştıkları, değerinin farkında olarak okudukları takdirde, hazine gibi saklayıp, hayat felsefesi haline getireceği, duru ve arı bir özlü sözün, bünyelerde hiçbir tesiri yok, insan hayretler ediyor. Maalesef birinci cevabımız, bahsettiğimiz bu tür öğüt ve sözler, artık o kadar sıradanlaşmıştır ki, fonksiyonu kalmamıştır, virgülden sonraki sıfır kadar önemsizleşmiştir ve son tahlilde malesef bu hepimizin eseridir.

Evet, konumuzu dağıtmadan, asıl konumuza geri dönüyoruz. İkinci ve asıl cevabımıza muhatap olan; “Neden kurgu metinler okunmalı?” sorusunun cevabına gelecek olursak sevgili dostlar, maalesef, bu sorunun cevabı, yine bir atasözünün içerisinde saklı; “Bir musibet, bin nasihatten yeğdir.” Sosyal medyada, kişisel gelişim kitaplarında, sağda, solda, orda burda bizlere verilen nasihatler, öğütler; bizlerin şahit olduğu bir yaşanmışlıktan, bizlerin de içinde bulunduğu bir tecrübeden yoksun oldukları için, hayatımızdaki etkileri sıfırdır. Eğer etkili olmuş olsalardı, “Hayatta nasıl başarılı olunur?” içerikli kişisel gelişim kitaplarına en az bir kez yolu düşmüş ülkemiz okurunun, hedeflerine ulaşmış, kendilerini geliştirmiş, zengin olmuş, başarılı olmuş olması gerekirdi. Ama kazın ayağı öyle değildi. Çünkü aldığımız tavsiyelerde ve öğütlerde bize ait bir yaşanmışlık yoktu. O kişisel gelişim kitapları ve sosyal medyada marjinal görünme güdüsüyle yazılmış havalı laflar, insanların hayatında birkaç günlük zaman dilimini bile işgal edemediler. Çünkü insan yaşayarak tecrübe edinen, tecrübe ile de gelecekteki davranışlarını düzenleyen bir varlıktı. Bu bahsettiklerimiz, öğütler, tavsiyeler, kişisel gelişim metotları, hepsi, ama hepsi, hitap ettiği kitleyi ortak edebileceği bir tecrübeden yoksundu. Noksanları budur.

İşte öykü kitapları, bu tecrübeyi içinde barındırıyor dostlar. Öykü kitaplarının farkı tam bu noktada açığa çıkar. Bu kitaplar, ancak yaşayarak tecrübe edebileceğimiz şeyleri; olay örgüleri ve hikayeler ile küçük bir simülasyon yaratarak, bizleri de öyküde yaşanan olaylara ortak ederek, bizlere sunar. Verilmek istenen mesajlar, iletiler, okura bir hap gibi verilmez, olay ile diyalog içinde verilir, sezdirilir, bilinçlere yedirilir. Tamam, kafalar karışık, anlıyorum, somutlaştıralım; Söz gelimi, çoğumuz, B12 vitamini eksikliği çekeriz. Sık sık doktor Benexol yazar, eczaneden alır, kullanırız. Ancak bir süre sonra yine bu eksikliği çekeriz. Çünkü kullanıldıktan sonraki kısmi bir süreçte bünyemizdeki vitamin eksiğini tamamlayan bu ilacı kullanmayı kestikten bir süre sonra vücudumuz yine B12 vitamini eksikliğini yaşayacaktır. Çünkü sinekler öldürülmüştür, ancak bataklık kurumamıştır. Halbuki, beslenme düzenimizi, B12 eksikliğine meydan vermeyecek şekilde düzenlesek, biz bir daha B12 eksikliği yaşar mıyız? Çoğu kişisel gelişim kitabının içeriğinde okura verilen öğütlerin etkisi, tıpkı bu dışarıdan alınan takviye vitamin hapları gibi, tecrübeden yoksun oldukları için, sadece kitabın okunduğu süreçte çekilecek kısa süreli bir “vay be” kadardır. Ancak, bu tip kitaplar okunarak tüketilip bitirildikten sonra bir köşeye atılırlar, bireyimiz yine kendi çaresizliği ile baş başa kalır.

Ancak öyküler öyle mi? Öyküler bizi gerçek karakterlerle tanıştırırlar, kurmaca bile olsa bizi, aklımızın alacağı, mantığımıza sığan bir dünyaya götürürler. Bizler öyküyü okurken öyküdeki karakterlerle kendimizi özdeşleştiririz. Kötü karakterlere düşmanlık besleriz. Davranış biçimlerini görür, bazı davranışları yüceltirken bazılarını eleştiririz. Yaşarız yani sevgili dostum, öyküde biz yaşarız, öykü ile bir tecrübe yaşarız, öykünün bir teması vardır, biz bir yandan bu öykünün içinde olayları yaşarken, diğer yandan öykü teması ve iletisiyle bize yavaş yavaş vermek istediği mesajı verir, asıl anlatmak istediğini anlatır. Okur, okudukça olaylara dahil olur, okudukça kendini karakterin yerine koyar, hisseder. İşte bu mesaj kalıcı olur, zira bir olayla ilişkilendirilmiştir, kişilerle ilişkilendirilmiştir, beyinde öyle kodlanmıştır, hap bir bilgi değildir. Adeta bir imbikte yavaşça süzülmüşçesine arı ve diridir, bilincimizin, benliğimizin aksayan yanlarına devadır. Öyküde ezberlenmesi istenilen bir ileti, tek cümleye sığdırılmış bir öğüt yoktur. Aksine, yavaş yavaş yedirilmiş, zihnimizin içinde yaşadığımız, acısıyla üzüldüğümüz, sevinciyle neşelendiğimiz ve hatta artık kendimizle özdeşleştirdiğimiz ve artık “bizden bir parça olmuş” karakterlerin başına gelmiştir. Kendi yaşadığımız bir tecrübe haline dönüşmüştür. Çünkü karakterin acısını en yüreğimizde duyarız sevgili okur, karakterin sevincinde gözlerimiz dolar, pır edip kanatlanıp uçacak gibi olur yüreğimiz bir çocuk sevindiğinde. Kendimizi başkasının yerine koymayı, empatiyi öğretir. Aslında sevgili okur; edebiyat, öykü, şiir; derslerine çalışması, faydasız şeylerle(öyküyle, hikayeyle) uğraşmaması istenilen o çocuğa, matematikten, fizikten, kimyadan daha çok bakış açısı katabilecek olan yegane alandır. Bakınız şair ne diyor;

“İlim bize dışı öğretir, onun öğrettikleri bizim dışımızda kalır; sanat, edebiyat ise öğretmez, sezdirir, kavratır, ahlakın istediği de asıl bu sezme, kavrama gücüdür. Edebiyattan geçmemiş insanın hayali işlemez ki kendisinden başkalarının acılarına, dertlerine ortak olabilsin, onlarla “hemhal” olabilsin.” Nurullah Ataç

Alexsandre Dumas isimli Fransız yazarın Monte Kristo Kontu isimli kitabında, bir eli yağda bir eli balda yaşayan varlıklı bir prensi, çoğumuz için çok önemsiz sayılabilecek bir şeyden dolayı uşağına, hizmetçilerine öfkelenerek taraçasında oturur halde anlatan yazar birden araya girer ve okuyucusuna şöyle der; “Zaten; lal kırmızısı beşiklerde dünyaya gelmiş, her istediği her an yerine getirilen, emrettiği her şey dakikasında ayaklarının ucunda biten birisinden, güneşli, güzel bir bahar sabahında, gökyüzüne, güneşe, kırlara, ağaçlara bakıp mutlu olmasını bekleyemezsin.” Bu cümleyi o kitabın içinde, o karakterle özdeşleştirdiğinizde bir anlam kazanıyor. Çünkü karakterle tanıştınız, onu, davranışlarındaki eğretiliği, memnuniyetsizliği biliyorsunuz. Okurken o karakteri ayıpladınız, eleştirdiniz. Bu cümle açık bir ileti içeriyor ama açık bir ileti olmasına gerek bile yok, yinede görünür olması açısından bu iletiyi seçtik, bu ileti karakterle ilişkilendirildiği için, artık bu ileti okurun düşünce dünyasındaki ulaşması gereken yere duru bir biçimde ulaşmış ve kalıcı hale gelmiştir. Ancak; bir kişisel gelişim kitabında yahut sosyal medyada, kitaptaki karakterden ve kurgudan bağımsız olarak bu cümleyi okuduğumuzu varsayalım; sizce ne kadar etkisinde kalırız? Bizi ne kadar etkisi altına alır?

İşte dostlarım, bizlere angarya gelen öykü kitapları aslında bize en kalıcısından yaşam tecrübeleri aktaran yapıtlardır. Evet, belki kendimiz yaşamak gibi değildir, ancak, bize simülasyonlar sunarlar. Bizi; duygularımız ve düşüncelerimizden yakalayıp, o olayları kendimiz yaşamış hissi verirler. Dünyaya üç boyutlu gözlüklerle bakmamızı sağlarlar. “Bana hikâye anlatma!” gibi deyimlerimiz vardır. Yalan söyleyene, yalan söylediğini ifade etmek için kullanılır, acıdır. “Edebiyat yapma!” denilir, bu da; sadece edebiyat ile gelişebilecek zihinlerin, edebiyatı küçümseyen gelişmemiş zihinler tarafından bastırılmaya çalışılmasından ibarettir. Halbuki yukarıda anlattığımız gibi, edebiyat bizi tam insan yapan, empati yeteneğimizi geliştiren bir alandır. Okurken, koltuklarımızda uzanıp, farklı dünyalara seyahat eder, farklı duyguları yaşar, Cezayir’den Monte Karlo’ya bir yük gemisinde yolculuk yapan bir denizcinin duygu düşüncelerine tanık olur, başka bir kitapta, bir askerin Vietnam’da masumlara yapılan katliama, savaş suçlarına karşı isyanını duyumsar, öfkeyi, özlemi, neşeyi, hüznü, acıyı, elimizde kahve fincanları ile yaşarız. Bir ömüre binlerce hayat sığdırıp, dünyaya binlerce insanın gözünden bakar, birkaç yıldan ibaret yaşamımızı yüzlerce hayat tecrübesi ile süsleyebiliriz. Okumayan insan eksik kalır, noksandır, çok ciddiyim ve kendimden eminim dostlar. Okumayan insan yarımdır. Tıpkı Çetin Altan’ın da dediği gibi;

“Türkiye’deki okuma eksikliği, bireylerin yeterince yaşamı kucaklayamamasına, olup bitenleri anlayamamasına ve takvim yaşlarını, dünyada birkaç yüzyıl kalmışçasına engin bir zenginlikle donatmamasına neden olmaktadır. Ne yazık ki okumadığımız için ne kadar az yaşadığımızın bilincinde değiliz. Her hafta bir roman okuyan kişi, her hafta yaşamına bir değişik yaşam daha katıyor demektir.” Çetin Altan

Ancak; “Edebiyat yapma!” diyen insan, “yarımlığının” farkında değildir.

İnsanları bilinçlendirme misyonu olan, hayatını anlamlı hale getirmeye çabalayan, melankolik hal ve durumlara yakasını kaptırmamış, toplumdaki çarpıklıklarla, empati yoksunlukları ile mücadele eden, sevdiğini layıkıyla, güzelce, pamuklara saracakmışçasına seven, yüreği umut ve sevgi dolu herkesi gönülden kucaklıyorum.

Esen kalın.

Zabıt Katibi Ethem KAYNAK

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

AdaletMedya İnstagram Hesabımız
ads