• DOLAR
    $1.028,18
  • EURO
    $0,3226
  • ALTIN
    $19.015,58
  • BIST
    $51,6
Mutlu Avcı
Mutlu  Avcı
hasansinmez18@hotmail.com
Matmazel Noraliya’nın Koltuğu
  • 12 Haziran 2022 Pazar
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

AHVAL
Her şey yazılmış gibiydi.
Bana yazacak hiçbir şey kalmamış gibiydi.
Son yağmurlar yağmış, son kuşlar göçmüş, son oyunlar oynanmış gibiydi.
Sevgili günlük…
Sevgili yazılmış şeyler…
Romanlar, şiirler, makaleler, denemeler ve incelemeler…
Sevgi günlük…

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, birkaç defa okumaya niyetlenip yarım bıraktığım ve nihayet okumayı bitirebildiğim, akıl karışıklıklarının yazar Peyami Safa tarafından elle tutulur gözle görülür hale getirildiği sarsıcıroman.

Roman ilk olarak 1949 yılında Nebioğlu Yayınevinden yayımlanmış. Elimde bulunan basım Ötüken Neşriyat’ın 33. basımı, 319 sayfa ve basımda bir önsöz veya bir ithaf bilgisi bulunmuyor. Kitabın arka kapağında ise “Peyami Safa’nın kaleme aldığı romanlar içerisinde en çok beğendiğini ifade ettiği roman” olduğu bilgisi veriliyor. Kitap kapak tasarımı ise dikkat çekme konusunda bence yetersiz.

Roman, edebiyat dünyası tarafından Türk Edebiyatında Eylül’den sonra başarıyla ortaya konmuş iyi bir “psikososyol roman” olarak değerlendirilmektedir.

Burada Peyami Safa’nın hayatı boyunca yaşadığı fiziki rahatsızlıkların ruhunda bıraktığı etkilerden ve bu etkilerin ise yazım hayatına – ve doğal olarak Türk Edebiyatına- sızıyor olmasından bahsetmek gerekir diye düşünüyorum.
Peyami Safa erken yaşta babasını kaybetmiş. Hayatı türlü maddi imkansızlıkların yanı sıra küçük yaşlarda yakalandığı kemik veremi hastalığı nedeniyle fiziki buhranlarla geçmiş. Sanıyorum bu fiziki rahatsızlıklar onu zihinsel olarak da yormuş ve Safa’nın insanlardan uzaklaşarak onları dışarıdan gözlemleyebilmesini, ayrıca kendi iç dünyasıyla daha çok alakadar olmasını sağlamıştı.

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılsa da baş karakteri olan Ferit’in gözleriyle dünyayı görüyoruz. Anlatıcımız Ferit’in haricinde gerçekleşen olaylara hakim değil hatta Ferit’in yaşadığı olaylara bile tam manasıyla hakim değil zira Ferit yaşadıklarına hakim, ayakları yere basan bir roman kahramanı da değil. Zaten konumuz da tam olarak Ferit’in yaşadığı hayata hakim olamaması durumu.

Batı ile Doğu arasında coğrafik olarak sıkışmış bir ülkede aynı sıkışıklık hissinin sosyal, siyasal, bilimsel ve inanç felsefeleri alanlarında da kendisini göstermesi ve işte bu sıkışıklığın romanın baş karakteri olan Ferit ve onun zihinsel meseleleri, maddi dünyası ile manevi hayatı arasındaki çelişkileri üzerinden anlatılması romanın konusunu oluşturuyor.

Yazar olayların geçtiği zaman açısından çok belirleyici ve uzun anlatımlar seçmemiş olsa da zaman konusu bence bu romanda önemli bir yer teşkil ediyor. Bazı çelişkileri, bilimsel açıklamaları, ideolojik kuramları hikayenin geçmiş olduğu zamandaki bilimsel ve sosyal gerçekliklerle değerlendirmek gerek diye düşünüyorum. Kitapta yaşanan olayların kurgusu nedeniyle yaklaşık 2 haftalık bir sürenin detaylı irdelendiğini görüyoruz. Ama tabiki gerek baş karakterin gerekse yan karakterlerin hayatlarına dair anlatılan hikayelerle farklı zamanlara ait bilgilerde mevcut.

Mekan olarak bakacak olursak yine romanın türü gereği zaman gibi mekan konusu da çok ayrıntılı tasvirlerle işlenmemiş. Olayların İstanbul’un bazı semtlerinde geçtiğini anlamakla birlikte, bu mekanların anlatıcı olan üçüncü tekil şahsın Ferit’in gözünden anlatım yapması sebebiyle ayrıntılı tasvirleri bulunmamakta. Ancak mekanla ilgili olarak daha önce Tanpınar romanlarında da dikkatimi çeken bir durumu burada paylaşmak istiyorum. İstanbul manzaralarıyla, evleriyle, jeopolitik (!) önemiyle öne çıkmasının yanısıra  dönemsel problemler yaşamış bir şehir. Su kıtlığı, salgın hastalıklar, böcek istilaları gibi birçok problemle başa çıkmış -veya çıkamamış-. Bu problemlerden birisi de ahşap evlerin çokluğu nedeniyle meydana gelen yangınlar olmuş. Ahşap evlerin yanması çok yaygınlaşmış ve o dönemde yangınların kontrol altına alınması ciddi bir süreye denk geldiğinden bir müddet sonra halk bu yangınlara o kadar alışmış ki yangın çıktığı duyulunca insanlar çaylarını, çerezlerini alıp yangınları izlemeye gidermiş. Günümüzde inşaat izleme zevkinin buradan gelmiş olduğunu ve birşeyler yanarken onu seyretme keyfinin (!) sosyolojik olarak kesinlikle incelenmesi gerektiğini düşündüğümü belirtmek istiyorum.

Romanın dili yazıldığı döneme göre sade olarak nitelendirilebilir ancak yeni dönem basımlarında günümüz Türkçesindeki kelime karşılıklarına daha fazla yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Latince tıp terimlerinin ve yine latince ideolojik terimlerin fazlaca kullanılmış olması genç okuyucu için izahlar bulunması gerektiğini bana düşündürdü. Ayrıca obsession (takıntı) kelimesine Safa’nın bulduğu  “Bela Fikir” tanımı ilgi çeken cezbedici bir ayrıntı olarak kalbe dokunuyor.
Ferit’in yaşadığı pansiyona ait karakter kadrosunda yine tipik bir Türkiye mozaiği oluşturulmuş. Türkiye’nin farklı yörelerinden farklı sosyal sınıflarından ve farklı inançlardan bir şekilde o pansiyonda buluşmuş kimseler arasından bence en dikkat çekici olanı romanın özellikle ikinci kısmında yıldızı parlayan; yaşanan olayları irdeleyen ve öğretici bir uslüpla bu sorunları kendince çözüme kavuşturan, romanda “Kendisi bir kuyudur ki içine evvela kendisi düşmüştür” cümlesiyle tasvir edilen felsefe öğretmeni Yahya Aziz. Ben Yahya Aziz’in öğretici uslubu nedeniyle karakter üzerinden yazarın kendi fikirlerini ortaya koyduğunu gözlemlediğimden bu karakterin Peyami Safa’nın kendisi olduğunu düşünüyorum.


Pansiyondaki karakterlerden diğer ilgi çeken karakter ise pansiyon sahibi Vafi Bey. Vafi Bey dini bütün bir müslüman, kendisinin islami bir tarikata bağlı olduğunu öğreniyor ve doğaüstü varlıklarla ilişki kurduğunu iddia ettiğini okuyoruz. Vafi Bey’in Sultan Süleyman döneminde Şeyhülislamlık yapmış olan Ebusuud Efendi ile ilgili anlattığı bölüm ve daha sonrasında her türden insanın bulunduğu pansiyonu devralması ve oradaki düzensizliğin, pisliğin, pansiyon sakinlerinin yola getirilmesi, pansiyonun adeta yaşanabilir bir hale getirilmesinde payının ne kadar önemli olduğunun kendisi tarafından vurgulanması durumu pansiyon üzerinden memleketteki meselelerin de Vafi Bey ideolojisinde olan mutasavvıf kişilerin getireceği çözümlerle halledilebileceği vurgulanıyor.
Ferit’in arkadaş çevresinde oluşturulan karakterler ise pansiyondaki karakterlerden biraz daha farklı olarak, çoğu Batılılaşma merakıyla Türkçe isimlerinden vazgeçip kendilerine yabancı isimler koymaya varan davranışlarıyla yozlaşmış kişilerden oluşmakta. Burda iki farklı cenahı temsil eden muhafazakar ve milliyetçi Muhtar ile solcu -ve romana göre yozlaşmış- Saim karakterleri romanın kurgusu içerisinde çok büyük bir hikayeye sahip olmasalarda Peyami Safa romanlarının olmazsa olmaz karakterleri olarak karşımıza çıkmakta.

Ferit’in arkadaş çevresinden üniversite öğrencisi olduğunu anladığımız Selma karakteri ise yine Safa romanlarının vazgeçilmezi olan Doğu-Batı arasında gitgeller yaşayan bir karakter. Ferit’e aşık. Asi olmaya çalışan ancak mahalle baskısını da ense kökünde her daim hisseden, kendi varlığıyla romanda çok göz önünde olmasa da Ferit’e sorgulattıklarıyla, Ferit’in zihin bölünmelerinin sebebi olması nedeniyle önemli bir karakter.
Romana ismini veren Matmazel Noraliya’nın ise babasının bir Osmanlı Subayı olduğunu, annesinin İtalyan olduğunu ve asıl adının Nuriye olduğunu; kaderi gereğince biraz doğulu ve müslüman, biraz ithal ve hristiyan yaşadığını ancak doğru yolun islamiyette olduğuyla ilgili en ufak bir kuşku duymadan yaşayıp öldüğünü anlıyoruz. Kitaba ismini vermiş olmasına rağmen çözüm bölümünde anlatılıyor olması ve bu çözümün aceleye getirilmiş olduğunu düşündüğüm için kendisiyle ilgili Ferit kadar derin incelemeleler yapılmamış ermiş bir kadın ruh. Ruh-karakter.


Ana karakter Ferit bence bir yazarın kişinin iç dünyasını, zihin alemini ortaya koyması bakımından çok iyi anlatımlara sahip bir karakter. Ferit’in yaşamında gördüğü ve anlatıcı tarafından anlatılan ayrıntılar bizim hayat üzerinden akıp giderken hiç düşünmediğimiz, dikkat etmediğimiz, aslında hayatın birçok “an”a ait olduğunu göz önüne serilmiş ve bu gözlemler çok yerinde ifadelerle kullanılmış. Bu durum romanı hem edebi olarak beslemiş hem de gerçeklik kazandırmış. Söz gelimi bir ölü muayene işlemi yapılırken olay mahallinde maddesel olarak varlığı görünen şeylerin tutanağa geçirilmesinin haricinde maddesel olarak varlığı bulunmayan ancak izi bulunan şeylerde tutanağa geçirilir. Cesedin sol kolunda bir saat izi var ancak saat yok, ya da yüzük parmağında bir yüzük izi var ancak yüzük yok. Biz hayatta yaşarken izi olan ancak kendisi olmayan şeyleri kaçırıyoruz bazen. Işte Peyami Safa kaçırdığımız şeyleri bize gösteriyor adeta.
Yazarın insanların hasta, sakat veya yaralı olan uzuvların üzerindeki incelemeleri ve bu marazlı uzuvların sahibinin ifade gücü üzerinde yaptığı etkileri tahlil ettiği satırlar, “nasıl oluyor da bir insan bunları görüyor ve bu etkileri gerçekten anlayabiliyor” diye düşündürdü bana. Safa’nın bir hastalıkla mücadele ettiğini biliyoruz ama dönem dönem hepimiz bazı hastalıklar yaşıyoruz fakat kendimizi bunları iyileştirmeye o kadar adıyoruz ki bu hastalıkların zihnen ve ruhen bize hissettirdiklerini boş veriyoruz sanki.
Ferit‘in saatini rehine bıraktığı için içinde bulunduğu zamanı etraftaki aydınlık veya karanlıkla, evlerin yanan ışıklarıyla, uyanık kimselerin haliyle anlamaya çalışan, insanlarla saati sormak için bile iletişim kurmaya aciz kalabilen, “yazmak” niyetinin ağır basmasıyla tıbbiyeyi bırakıp felsefeye geçen “bir satırını bile yazmadığı eserler tasarlayan” biçare, tembel, iradesiz hali. Özeleştiri yaparken açlıktan kendi uzuvlarını yiyen yırtıcı bir hayvan gibi davranmasının yanında akıl hastalıklarının , ruh hastalıklarının ya da zihin oyunlarının nedenini (tıbbın bunlara verdiği veya vereceği isimlerden çok nedenini) merak eden hali. Kendisine ait ruhi bunalımları anlamaya çalışırken ilk önce tıbba, sonra inançlara, sonra yönetim sistemlerine başvuran ve dağılan düşünceleri Ferit’in bize bocaladığını ve aslında bu bocalamanın değişen, dönüşen dünya düzeni içerisinde birazcık algıları açık olan tüm insanların tecrübe ettiğini göstermiyor mu? Insanlık olarak çözülemeyen bilmeceleremiz var. Çözmeye çalışanlar derin kuyulara düşüp, çevresindekilere göre orada çürürken, bir de o bilmeceden hiç haberi olmayanlar var ve bana göre de en fena olanı bilmecelerin olduğunu bilen ancak çözmek şöyle dursun onlar hakkında beyninin en küçük zerresiyle bile düşünmeye zahmet etmeyenler!

İşte Ferit bütün bu sorularına bir cevap aramaya çalışıyor. Evhamıyla kendisini hasta ediyor. Ferit düşünüyor, şüphe ediyor, kendi kendisini delirtiyor ve bu zihinsel hareketleri ona fiziki bir sonuç olarak dönüyor. Uyuyor, uyanamıyor. Uyanıyor, uyuyamıyor. Rüyadan uyanış, uyku ile uyanıklık arasındaki hal, uykuya dalış sürecinin tahlilleri bu romanı edebi bir psikolojik yapıt haline getiriyor. Öyle sanıyorum ki biraz olsun takıntı, saplantı problemi yaşayanlar, biraz olsun “Bela Fikir” batağına düşenler Ferit’in uykuya dalamıyor oluşunun, uykusu olduğu halde uyuyamıyor oluşunun, bir yere gitmek için eyleme geçemiyor oluşunun tasvir edildiği sayfalarda kendilerini bulacaklar.

İç sesler, iç çekişmeler, ikilemde kalan insanın zihni,ruhi ve fiziki anlatımları, insanın iç dünyasının gökyüzüne benzetiliyor oluşu ve içimizi gözümüzle görmek için aslında bize çok uzakta olana bakmak gerektiğiyle ilgili kullanılan metaforun sarsıcılığı! Ferit’in gördüğü gündüz düşlerinin ayrıntıları, gerçekçiliği, ruhun ikircikli halinin sayfalarca anlatılması, okuyucuda kendisine dönüp; karar veremediği, sonlandıramadığı, bir yerlerde yarım bıraktığı birçok işi, meseleyi çözüp halletmek ve zihninden o işlerin ağırlığını temizlemek hissini doğuruyor.
Ferit’in bu iç dünyasıyla meşgul haline kendisini teslim ediyor oluşunu, yaşadığı her olayda kendisini çelişkilerin göbeğine atıyor oluşunu, hayatın maddesel sorumluluklardan sıyrılıyor oluşunu o kurgu dünyasının kendisini ele geçirmesini seviyor olmasına ve zaman zaman buna sığındığına bağlıyorum.

Ferit’in yaşadıkları anlatılırken onu Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanında tasvir edilen o çöl sınırındaki kaleye kapatmak istedim bazen. Bazen arada kalışları, hayatını kontrol edemeyişi o kadar sinir bozucuydu ki onu bir kaleye kapatıp “aklın biraz başına gelsin” demek istedim.

Romanın ikinci yarısına geldiğimizde okuyucu olarak kendime şu soruları sordum, yazar okuyucudan Ferit’in durumunu açıklayacak bir teşhis mi bekliyor, yazar bir karakter yazdı ve kaderini okuyucunun eline mi bıraktı?, Ferit’in meselesini halletmek için benim okuyucu olarak bir şeyler mi yapmam gerekecek? Ya da Ferit’in bu hastalıklı zihninin, ikircikli ruh halinin, bu kişilik bölünmelerinin, gerçek mi rüya mı ayrımına varamadığı görüntülerin izahı doğa üstü varlıklarla, dini inanışlarla mı açıklanacak yoksa bilimle mi, akılla mı halledilecek? Işte bu ikircikli durum da romanın okuyucuyu düşürdüğü derin kuyu oldu.

Roman ikinci bölümde üniversitelerin (bilimin) üzerinde çalıştıkları “akıl oyunlarını” açıklamayacağını çünkü bunların doğa üstü varlıkların etkisinde olduğunu, maddeden bağımsız yaşandığını ve halusülasyon, şizofreni, takıntı vb. gibi isimler takılan rahatsızlıkların aslında zihinsel veya ruhsal problemler olmadıklarını bunların madde harici bir gerçeklikte yaşandığını,  bilimin ve bilim insanlarının bunu kabul etmesinin ise kurallarını koydukları bilime, akılcılığa ters düşmesi olduğunun izahına girişiyor. Peyami Safa her konuyu Şark – Garp çekişmesi içerisinde irdeliyor. Buhran ve akıl hastalıklarının açıklanmasını da yine Kilise – Camii, bilim adamı- ulema, doğu- batı karşılaştırmalarıyla yapmış.

Romanın sonunun -çözüm bölümünün- kitabın bütününe yaraşır şekilde hazırlanmasını isterdim. Ben çözüm bölümünün kitabın tamamındaki titizliğe uyum sağlamadığını düşünüyorum.

Yine de Ferit’in akılla izah edilen tıbbıyeyi bırakıp, izahta her yolun mübah olduğu felsefeye geçişinde yaşadığı dünyada anlamlandıramadığı şeyleri felsefeyle anlamak istemeye çalışmış olduğunu romanın sonunda anlıyoruz.

Kendisini kendinden yeniden doğurmak gibi sancılı bir süreç geçiren her birey kendisine değişik çıkış yolları bulacaktır. Akılcılıkla veya dini öğretilerle halledip halledemeyeceğimiz de bizim kendi romanımızın konusu olacak.

Son olarak insanlık 7500 yıldır yazıyor. 7500 yıllık dünya yazın tarihine bakacak olursak -ki bizim bakabildiğimiz kısmı plütonun dünyaya oranı bile etmez- bizim bu saatten sonra yazacaklarımız daha önce yazılmış eserlerin ancak sefil bir replikası olabilir.
Sevgili günlük…
Sevgili yazılmış şeyler….
Bitti.

 

Mutlu AVCI 

Yazı İşleri Müdürü

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

AdaletMedya İnstagram Hesabımız
ads