• DOLAR
    7,2631
  • EURO
    8,5676
  • ALTIN
    472,84
  • BIST
    1,1781
Savcı Ahmet ASLAN
Savcı Ahmet  ASLAN
buespostagizlidir@adaletmedya.net
Kitle İletişim Mevzuatımızda Kodifikasyon Zarureti
  • 08 Mayıs 2020 Cuma
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Etki alanı ve hızı açısından basın, radyo ve televizyon gibi geleneksel kitle iletişim araçlarıyla hiçbir surette kıyaslanması mümkün olmayan internet, önceleri sadece web sitesi sahiplerinin ya da onların uygun buldukları kişilerin bilgi, düşünce veya haber paylaşımlarına hizmet ederken, karşılıklı ve eş zamanlı iletişime olanak sağlayan teknolojik gelişmelerle birlikte her bireyin bütün dünyayla sürekli irtibat halinde olduğu bir sisteme kavuşulmuş, herkesin yayıncılık yaptığı bu şartlar da “sosyal medya” olgusunu ortaya çıkarmıştır.

Herkesin cebinde devasa bir kütüphane ile dünyadaki tüm gelişmeleri anında ileten devasa bir haber ajansının bulunduğu bu çağda, modern kitle iletişiminin hem idari hem de cezai mahiyetteki hukuki zemininin güncel ve ihtiyaca uygun olması gerektiği tartışmasızdır. Ancak konuya ilişkin yürürlükte olan mevzuatımızın bu niteliği haiz olmadığı da tartışmasızdır. Esasen farklı sahalardaki uzmanlarca uzun uzun tartışılması ve daha ayrıntılı biçimde ele alınması gereken bu konuya dikkat çekmek üzere kaleme aldığımız bu kısa yazıda, farklı iletişim araçlarına ilişkin kanunların uygulanma kabiliyeti ve mevzuat çelişkilerinden birkaç örnek sunularak, kitle iletişim mevzuatımızın acilen güncellenip derlenmesi gerektiğine dikkat çekilmek istenmiştir.

İlk olarak değinilmesi gereken husus, iletişim özgürlüğüne ilişkin ilkelerin dağınıklığı ve anayasal hükümlerin her kanunda aynı ölçüde yer bulmayışı, ayrıca bu özgürlüğün anayasa ve kanunlara yansıdığı noktada artık uygulaması son derece azalmış ve hiçbir alanda etkisi kalmamış olan basın faaliyetinin esas alınmasıdır. Yargısal uygulama da bu yönde gelişmiş; ulusal ve uluslararası mahkemelerce basın özgürlüğü odaklı içtihatlar oluşturulup bu özgürlüğün internet kullanımı esnasında da geçerli olduğu vurgulanmıştır. Hukuki müesseselerin yıllarca en önemli iletişim aracı olan basın faaliyeti esas alınarak kurulması doğal karşılanmakla birlikte, içinde bulunduğumuz bilişim çağının şartları kapsamında iletişim düzeninin basın odaklı kurallarla sağlanması da mümkün görülmemektedir.

Yürürlükteki mevzuat bünyesinde dikkat çeken bir çelişki de koruma tedbirlerinin farklı iletişim araçlarına ilişkin kanunlarda farklı katalog suçlar açısından hüküm ifade etmesidir. Örneğin 5187 sayılı Basın Kanunu’nun “El Koyma, Dağıtım ve Satış Yasağı” başlıklı 25. maddesinde yer bulan ve basılmış eserlerin tamamına el konulup satış ve dağıtımının yasaklanmasına konu olan suçlar ile 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunu’un 8. maddesinde yer alan erişimin engellenmesi tedbirine konu suçlar arasında tam benzerlik yoktur. Dolayısıyla internet iletişimi kapsamında işlenen bir suça ilişkin soruşturma kapsamında erişimin engellenmesi tedbirine başvurmak mümkünken, aynı suçun basılmış eser vasıtasıyla işlenmesi halindetedbir uygulanması mümkün değildir. Bu tedbirlere riayet etmeme şeklinde gerçekleşen eylemler suç olarak tanımlanmakla birlikte, bu suçlara karşılık gelen cezaların şiddeti de kanundan kanuna değişmektedir.

İletişim özgürlüğüne ilişkin yeniden düzenlemeye tabi tutulması gereken hususlardan biri de dava süreleridir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26. maddesinde, basılmış eserler vasıtasıyla işlenen suçların soruşturulması açısından “muhakeme şartı” niteliğinde süreler öngörülmüştür. Örneğin günlük bir gazetede yer bulup suç teşkil eden bir köşe yazısına ilişkin kamu davasının 4 ay içinde açılma zorunluluğu vardır. Ancak internet vasıtasıyla işlenen suçlar açısından herhangi bir süre söz konusu olmayıp, bu yolla işlenen suçlar genel dava zamanaşımı sürelerine tabi olacaktır. 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’da da zorunlu dava süresi öngörülmemiş ama 2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu’nun 28/6. maddesine göre TRT yayınları yoluyla işlenen suçlardan dolayı kamu davası açma süresinin yayının yapıldığı tarihten başlayarak 60 gün olacağı hükme bağlanmıştır.

İletişim araçları vasıtasıyla hakları ihlal edilen kişilerin bu yayınlara karşı sahip oldukları düzeltme ve cevap hakkının kullanımına ilişkin usul ve süreler açısından da yukarıda zikredilen kanunlarda farklı hükümler bulunmaktadır.

Dikkate alınması gereken bir diğer husus da iletişim araçları vasıtasıyla işlenen suçlar açısından cezai sorumluluğu belirleyen hükümlerdir. Bilhassa 5187 sayılı Basın Kanun’nun 11. maddesinde yer alan “…Eser sahibi sorumludur… Eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurtdışında bulunması nedeniyle Türkiye’de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde, sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması halinde, bundan doğan sorumluluk yayımlatana aittir” şeklindeki hüküm, modern ceza hukuku ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde basamaklı ve önceden öngörülemez bir cezai sorumluluk sistemi barındırmaktadır.

Yargısal uygulamada kanıksanmış şekilde yer bulan ve “basın/yayın yasağı” adıyla anılan tedbir de hukuki zeminden yoksundur. Uygulamada, herhangi bir olaya ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkların talebi üzerine sulh ceza hakimliklerince yayın yasağı konulmakta, buna ilişkin karar da RTÜK, BTK vb. kurumlara iletilmek suretiyle ilanı sağlanmaktadır. Bu tedbir, özgürlüklerin kısıtlanmasına ilişkin anayasal hükümler ve  5187 sayılı Basın Kanunu’nun “Basın Özgürlüğü” başlıklı 3. maddesi dayanak gösterilerek uygulanmakta ancak tedbirin usulü, süresi, karar vermeye yetkili makamlar vb. hususlara ilişkin hiçbir kanunda açık hüküm bulunmamaktadır. Tıpkı erişimin engellenmesi, dağıtım ve satış yasağı, tutuklama, adli kontrol vs. tedbirlerde söz konusu olduğu gibi, adli makamlarca yayın yasağına karar verilebilmesi için de bu tedbirin hangi şartlarda, hangi suçlara ilişkin adli süreçler kapsamında, hangi adli makamlarca ve hangi sürelerle uygulanabileceğinin kanunda açıkça düzenlenmesi şart olup, özgürlüklere ilişkin anayasal hükümlerin mefhum-u muhalifinden hareketle tedbir uygulanması kabul edilebilir değildir.

Yukarıda birkaç örnek vermek suretiyle kısaca izah etmeye çalıştığımız üzere yürürlükteki mevzuatımızla adil bir iletişim düzeni kurabilmek mümkün değildir. Kanaatimizce basın, radyo-TV ve internet iletişimine ilişkin hükümler modern anayasal ilkeler ve teknolojik şartlar gözetilerek güncellenip “Kitle İletişim Kanunu” veya benzeri bir adla kabul edilecek tek bir kanun kapsamında derlenmeli, kanunun ilk bölümünde iletişim özgürlüğü, dava süresi, cezai sorumluluk vb. müesseseler tüm iletişim araçları açısından ortak hüküm ifade edecek şekilde yer bulmalı, devamında her bir iletişim aracına ilişkin ayrı bölümlerde mahsus hükümler oluşturulmalı, iletişim sahasına özgü suç ve cezalar da gözden geçirilip yeniden belirlenmelidir.

Cumhuriyet Savcısı Ahmet ASLAN

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

AdaletMedya İnstagram Hesabımız
ads