Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Av. Aygun ALİYEVA

Ermenistan’ın Azerbaycan’a Karşı Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları İhlalleri

Dağlık Karabağ sorununun hukuki boyutunun Ermenistan’ın rolü incelenmeden tam olarak anlaşılması mümkün değildir. Zira ilk başlarda Ermenistan’la birleşmenin amaçlandığı Dağlık Karabağ’daki ayrılıkçı süreç, 1991 yılından itibaren Ermenistan’ın da karışmasıyla birlikte açık savaşa dönüşmüş ve savaş, ancak 1994 yılında yapılan ateşkesle geçici olarak durdurulabilmiştir. O tarihten sonra sorun dondurulmuş, ama uzun süre çözümlenmemiş veya çözümlenememiştir. Böylece Azerbaycan’ın eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi ve Bölge dışındaki yedi büyük şehri, yani arazisinin yaklaşık % 20’si uzun süre Ermeni işgali altında kalmıştır.

Günümüzde Azerbaycan, işgal altındaki topraklarını binlerce şehit vererek geri almayı başarmıştır. Ancak bu durum, hem savaş hem de işgal sırasında Ermenistan’ın hukuka aykırı eylemleri nedeniyle sorumluluğunu bertaraf etmemektedir.

İşgalci devletler, bazen işgal edilen bölgede sözde yönetimler kurarak, bazen de insani bir kılıf veya demokratik bir kasvet altında kendi eylemlerine meşruiyet kazandırmaya çalışmışlardır. Tüm bu özellikler Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgalinde de görülmüştür. Ermenistan’ın resmi açıklamalarına rağmen, Dağlık Karabağ sorunu, bir devletin başka bir devletin ülke bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı hukuka aykırı bir silahlı saldırısı, üçüncü bir devletin iç çatışmaya müdahalesi şeklinde gerçekleşen kuvvet kullanma yasağı (jus ad bellum) kadar, insancıl hukuk kurallarının (jus in bello) da ağır şekilde ihlal edildiği tipik örneklerden biridir. Bunun tam olarak anlaşılabilmesi için, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ sorunundaki gerçek rolü, diğer bir ifade ile Ermenistan’ın Dağlık Karabağ çatışması ile olan ilişkisinin boyutları, bu çerçevede de jus ad bellum ve jus in bello kuralların ihlali nedeniyle sorumluluğunun kapsamı üzerinde durulması gerekmektedir.

Kuvvet Kullanma Yasağının Ermenistan Tarafından İhlali

Uluslararası hukuk, her şeyden önce hukukun klasik süjesi olan bağımsız devletler açısından haklar ve yükümlükler getirmektedir. İç hukuk tüzel kişileri, uluslararası hukukun doğrudan süjeleri sayılmamaktadır. Federal devletler açısından, federe devletlerin uluslararası kişiliği yoktur. Uluslararası hukukun muhatabı, diğer ifade ile süjesi federal devlettir. Bu bağlamda, Dağlık Karabağ sorunu açısından uluslararası hukukun kuvvet kullanma yasağının Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadarki süreçte sadece iç hukukun süjesi olan Ermenistan’a doğrudan uygulanması mümkün değildir. Bu dönemde Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti, en azından birlik cumhuriyeti olarak Sovyetler Birliği hukuku gereğince kendi ülkesel bütünlüğüne saygı gösterilmesini istemek hakkına sahip olsa da, tam bağımsızlık öncesi Ermenistan tarafından Azerbaycan’ın bağımsızlığına yapılan tecavüz veya Anayasaya göre hukuka aykırı addedilebilecek her türlü davranış, uluslararası hukuk kapsamında incelenecek bir konu değildir. Devletin iç bağımsızlıkla ilgili düzenlemelerinin ihlali uluslararası hukukta hiçbir sonuç doğurmamaktadır. Uluslararası hukukta öngörülen yükümlülükler kural olarak sadece uluslararası hukukun süjelerine yöneliktir. Bu bağlamda uluslararası hukuk çerçevesindeki bu inceleme her şeyden önce kuvvet kullanma yasağının etkinlik kazandığı, diğer bir ifade ile Ermenistan’ın bağımsız devlete dönüştüğü Aralık 1991 sonrasındaki eylemler açısından değerlendirilecektir. Zira Sovyetler Birliği’nin 1991 Aralık sonunda dağılması sonucu bağımsızlığına kavuşan Ermenistan, sadece uluslararası hukukun öngördüğü haklardan yararlanan değil, aynı zamanda yükümlülüklerine de uyması gereken bir süje haline gelmiştir. Diğer bir ifade ile Aralık 1991’den sonra bağımsız devlet haline gelen Ermenistan uluslararası hukuka göre kuvvet kullanma yasağı ilkesine uygun davranmak zorundadır. 

Bağımsızlıktan 1994 Tarihli Ateşkese Kadar Olan Dönem 1991 öncesinde Ermenistan’ın Dağlık Karabağ olayıyla ilişkisi uluslararası hukuka göre kuvvet kullanma yasağı kapsamında değerlendirilemezse de, Ermenistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlığından sonraki yıllarda Ermenistan’ın hukuka aykırı saldırgan eylemleri artarak devam etmiş ve 1991 yılından itibaren Dağlık Karabağ sorunu, Azerbaycan ve Ermenistan arasında tam bir uluslararası silahlı çatışmaya dönüşmeye başlamıştır. Nitekim 16 Ekim 1991’de başlayan Ermeni saldırıları sonucu 1992 yılının Şubat ayına kadar olan süreçte Azerbaycan Türklerinin çoğunlukta yaşadığı 57 yerleşim biriminden 35’i işgal edilmiştir. Savaş’ın bu döneminde Ermeni askerlerin sivil halka yönelik ciddi ve ağır şiddet eylemleri vahim boyutlara ulaşmıştır.

Sivil halka yönelik gerçekleştirilen olayların en dehşetlisi, Ermeni milis ve askerlerinin 1992 yılının 26 Şubat gecesi Dağlık Karabağ sınırları içerisinde sadece Azerbaycan Türklerinin yaşadığı Hocalı kasabasına saldırıları sırasında yaşanmıştır. İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne göre “katliam”, Azerbaycan tarafınca “soykırım” olarak nitelendirilen olayda, 3.000 civarında sivilin ve sadece 160 hafif silahlı milisin olduğu Hocalı kasabasına bölgedeki 366. Rus Motorize Alayı’nın da desteğini alarak saldıran Ermeniler, bir gecede çoğunluğu kadın, yaşlı ve çocuklardan oluşan 636 kişiyi öldürmüştür. İnsan Hakları İzleme Komitesi, 1993 yılında yayınladığı raporda en az 161 sivilin öldürüldüğünü daha sonra yayınladığı başka bir raporda ise 200 kişinin hunharca katledildiğinin, toplamda ise 500-1.000 arası ölü olduğunun genellikle kabul edildiğini belirtmiştir. BM Cenevre Ofisi’nin Azerbaycan Daimi Temsilcisinin 2002 yılında BM İnsan Hakları Komisyonu’na gönderdiği mektupta yukarıda verilen sayılar 106’sı kadın 83’ü çocuk olmak üzere toplam 613 ölü, 487 kalıcı hasarlı yaralı, 150’si halen kayıp 1275 rehin şeklinde aktarılmıştır.

Hocalı “katliamı/soykırımı”, uluslararası toplumun dikkatinin Dağlık Karabağ’a yönelmesine, özellikle AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) Dışişleri Bakanlarının, 30 Ocak 1992’den itibaren AGİT üyesi iki devlet arasındaki sorunun çözümü için 24 Mart 1992’de Minsk Konferansı’nda bir araya gelerek Minsk Grubu’nu oluşturmasına rağmen, Ermenistan tarafı askeri harekâta, yani silahlı saldırıya devam etmiştir. Mayıs 1992’e kadar geniş veya dar kapsamda Ermenistan ile ilişkisi olan gönüllülerin ve milislerin silahlı mücadelesinden bahsedilebilirse de, Haziran 1992’den itibaren Ermenistan’ın da içinde olduğu açık ve topyekûn bir savaş başlamıştır. Böylece Azerbaycan’ın iç sorunu niteliğindeki Dağlık Karabağ çatışması devletleri arası bir savaşa dönüşmüştür. 

Azerbaycan’ın dev askeri tatbikatı Ermenistan’ı korkuttu

8 Mayıs 1992’de tamamı Azerbaycan Türklerinin yaşadığı Dağlık Karabağ’ın en büyük yerleşim biri olan Şuşa, 15 Mayıs’ta ise Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasında koridor oluşturan ve Özerk Bölge sınırları dışında kalan Laçın şehirleri, Ermeniler tarafından işgal edilmiştir.

Nitekim yoğunlaşan Ermeni saldırıları sonucunda savaşın sürdüğü Dağlık Karabağ sınırları dışında kalan ve Azerbaycan’ın en büyük yerleşim birimlerinden olan Kelbecer (Nisan/Mayıs 1993), Ağdam (23 Temmuz), Fuzuli (23 Ağustos), Cebrail (23 Ağustos), Gubadlı (31 Ağustos) ve Zengilan (23 Ekim) işgal edilmiştir.

Ermenistan’ın Karabağ’daki askeri rolü en açık bir şekilde 1993 sonbaharında Kelbecer’in işgali sırasında görülmüştür. Kelbecer, Dağlık Karabağ’ın sınırları dışında kalan ve Laçın koridoru ile birlikte Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’dan ayıran Azerbaycan toprağıdır. Bu anlamda günümüze kadar dahi stratejik bir bölge olma özelliğini korumaktadır.

Ermenistan askerlerinin ve Dağlık Karabağ birliklerinin birlikte hareket etmesi Azerbaycan’ın güneyinde, yani çatışma alanının dışında yer alan Zengilan’ın Ekim ayındaki işgali sırasında da görülmektedir. İnsan Hakları İzleme Komitesi de, işgal bölgesinde görevlendirilen Ermeni polisinin varlığını rapor etmiştir.

Mayıs 1994’de ateşkesin imzalanması Dağlık Karabağ savaşının geçici olarak durdurulmasında önemli bir addım olmuş, ancak sorun uzunca bir süre çözümlenememiştir.

Uluslararası Kriz Grubu’na göre, Dağlık Karabağ’ın savunma ve işgal gücünün yarısı Ermenistan vatandaşlarından oluşmaktaydı. Kriz Grubu’nca hazırlanan raporda, iyi eğitilmiş ve donatılmış Dağlık Karabağ savunma güçlerinin önemli kısmının Ermenistan tarafından sağlandığı, sözleşmeli askerlerle birlikte, Ermeni askerlerinin Ermenistan tarafının belirttiği gibi gönüllü olarak değil, zorunlu hizmetini tamamlamak için bölgeye gönderildiği açıkça ifade edilmiştir. Kriz Grubu’na göre, Dağlık Karabağ savunma güçleri ile Ermenistan ordusu arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Ermenistan hükümeti yoğun bir silah ve mühimmat desteği verdiğini, Dağlık Karabağ yönetimi de Ermenistan’dan gelen subayların orduyu eğittiğini zaten kabul etmekteydi. İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin “Dağlık Karabağ Çatışmasının 7. Yılı” raporunda da hukuki açıdan Ermenistan ordularının Azerbaycan’da bulunmasının Ermenistan’ı çatışmanın tarafı haline getirdiği, bu anlamda sorunun Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki uluslararası bir sorun olarak ortaya çıktığı açıkça ifade edilmiştir. AGİT resmi gözlemcileri de Ermenistan askerlerinin özellikle işgal bölgelerinden biri olan Kelbecer’de yerleştirilmiş olduklarına dikkat çekmiştir. ABD Devlet Departmanı’nın Ermenistan konusundaki 2006 yılı insan hakları raporunda açıkça Ermenistan işgalinden ve işgalin günümüzde de devam ettiğinden bahsedilirken, 2012 yılı insan hakları raporunda Ermenistan’ın desteğini alan etnik Ermeni ayrılıkçıların Azerbaycan’ın bir kısmını denetim altında tuttukları belirtilmiştir. Avrupa Parlamentosu’nun 2010 yılında kabul ettiği Avrupa Birliği’nin Güney Kafkasya Stratejisi İhtiyaçlarına Dair 2216 sayılı kararında ise, çok daha açık ifadeler kullanılarak, Azerbaycan’ın ülke bütünlüğünün Ermenistan tarafından kuvvet kullanılmak suretiyle hukuka aykırı bir şekilde ihlal edildiği, bu çerçevede Ermeni silahlı birliklerinin işgal edilen Azerbaycan topraklarından derhal çekilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, 16 Haziran 2015 tarihli “Çıragov ve diğerleri v. Ermenistan” kararında Ermenistan Devletinin belirtilen dönemde Dağlık Karabağ üzerinde etkin kontrol sağladığını açıkça kabul etmiştir.

Azerbaycan topraklarının Ermenistan Devleti tarafından hukuka aykırı bir şekilde işgal edildiğini, yani silahlı çatışmanın tarafının doğrudan Ermenistan Devleti olduğunu, 27 Eylül 2020’de başlayan silahlı çatışmalar da açıkça ortaya koymuştur. Bu anlamda Ermenistan Devleti, başından itibaren hukuka aykırı bir şekilde Azerbaycan topraklarını işgal etmiş, işgali sürdürmüş ve 27 Eylül 2020 sonrasında da hukuka aykırı eylemlerine devam etmiştir. Kuvvet kullanılarak başka bir devletin ülkesinin zapt veya işgal edilmesi, işgalin sürdürülmesi ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde güç kullanılması ise, uluslararası hukukta var olan kuvvet kullanma yasağının ağır ihlalini oluşturmaktadır. Bu anlamda Azerbaycan’ın yaklaşık % 20’lik kısmını hukuka aykırı kuvvet kullanma yoluyla işgal eden Ermenistan’ın uluslararası hukukun kuvvet kullanma yasağını ağır bir şekilde ihlal ettiği ve uluslararası hukuka aykırı eylemleri nedeniyle de sorumlu tutulması gerektiği açıktır.

Uluslararası hukukun kuvvet kullanma yasağına ilişkin kurallarını (jus ad bellum) zaten ihlal eden Ermenistan, aynı zamanda insancıl hukuk (jus in bello) kurallarını da her zaman görmezden gelmiştir.

Ermenistan’ın uluslararası insancıl hukuk kurallarını ihlal eden eylemlerin başında, bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi gelmektedir. Ermenistan’ın hukuka aykırı kuvvet kullanması ve işgali nedeniyle 40.000’i Dağlık Karabağ’dan, 560.000’i işgal edilen çevre illerden olmak üzere toplam 600.000 Azerbaycan Türkü yerlerinden edinilmiştir. Yerlerinden edilen kişiler Azerbaycan’ın değişik bölgelerinde göçmen kaplarında yaşamak zorunda kalmıştır. Ermenistan ise, göç etmek zorunda kalan Azerbaycan Türklerinin boşalttığı bölgelere nüfus transferi yapmıştır.

Bölgeye insancıl hukuk kurallarına aykırı bir şekilde yapılan yerleştirmelerden fazlasıyla rahatsız olan Azerbaycan’ın isteği üzerine BM Genel Kurulu 29 Ekim 2004 yılında “Azerbaycan’ın işgal edilmiş bölgelerindeki durum” konusunu gündemine almaya karar vermiş ve konu Genel Kurul’un 23 Kasım 2004 tarihli 59. Oturumunda görüşülmüştür. Oturumda, Ermenistan tarafının hukuka aykırı eylemlerini belgeleri ile ortaya koyan Azerbaycan, bölgeye yapılan yerleştirmelerden duyduğu ciddi rahatsızlığı dile getirmiştir. Buna rağmen Ermenistan, bölgenin demografik yapısının değiştirilmesine ilişkin politikalarına devam etmiştir. Bu amaçla, “Arsak’a Dönüş” projesi adı altında işgal edilen Azerbaycan topraklarındaki Ermeni sayısının 2010 yılında 300.000’e kadar yükseltilmesi için çalışmalar yapılmıştır. Oysa 1949 Cenevre Sözleşmelerinin dördüncüsü olan Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 49/6. maddesi işgal edilen bölgelere yeni yerleştirmeler yapılmasını yasaklamaktadır. Bu anlamda, Ermenistan’ın eylemleri, uluslararası hukukun esaslı ihlali anlamına gelmektedir.

İşgal altındaki bölgelerde hukuka aykırı eylemlerin bir diğeri, kültür varlıklarına ve çevreye verilen ciddi zararlardır. Ermeni işgali altındaki bölgelerde Azerbaycan halkına ait 500 civarında tarihi-mimarlık, 100’den fazla arkeolojik abide, on binlerce eseri olan 22 müze, dört resim galerisi, 4.600.000 kitap ve elyazmaların saklandığı 927 kütüphane, 85 müzik ve güzel sanatlar okulu, 20 kültür sarayı, 4 devlet tiyatrosu kalmıştır. Ermeni işgali sonucunda birçok müze dağıtılmış, Azerbaycan halkının tarihi ve kültürü ile ilgili heykeller, halılar, tarihi eserler, Azerbaycan’ın en ünlü ressamlarının resim eserleri yağmalanmış, birçoğu da Ermenistan’a götürülmüştür. Uluslararası hukukun genel kabul gören kurallarına göre, savaş sırasında da kültür varlıklarının korunması gerekmektedir. Uluslararası Kızılhaç Komitesi bünyesinde hazırlanan Uluslararası İnsancıl Örf ve Adet Hukuku Kurallarının Listesi’nin 38-41. maddeleri kültürel varlıkların savaş sırasında korunmasını özel olarak düzenlemektedir. Bu anlamda Ermenistan’ın eylemleri başta 1954 Silahlı Çatışma Halinde Kültür Varlıklarının Korunmasına İlişkin Sözleşme ve Ekleri, 1970 tarihli Kültür Varlıklarının Kanunsuz İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Yasaklanması İçin Alınacak Tedbirlere İlişkin Sözleşme, 1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına İlişkin Sözleşme olmak üzere uluslararası hukuka açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Örneğin “Kafkasya’nın konservatuarı” olarak bilinen, SSCB döneminde tarih ve mimarlık açısından sit alanı olan ve tamamen Azerbaycan Türklerinin yaşadığı Şuşa’nın talan edilmesi, sadece Azerbaycan’ın değil, dünya kültür mirasının korunmasına ilişkin bir sorun olarak değerlendirilmelidir.

Ermenistan işgali, Azerbaycan’ın “cennet köşesi” diye bilinen Karabağ’ın doğal kaynaklarına ve çevresine de ağır bir zarar vermiş, bitki örtüsü, bahçeler ve ormanlar yok edilmiştir. Ermenistan uzun bir süre bölgede arkeolojik ve jeolojik kazılar yapmıştır. Yine yukarıda bahsedilen Uluslararası İnsancıl Örf ve Adet Hukuku Kurallarının Listesi’nin 43-45. maddeleri savaş sırasında doğal çevrenin korunması gerektiğini öngörmektedir.

10 Kasım 2020’de imzalanan Ortak Beyanname ile Dağlık Karabağ’da yaşadığı büyük yenilginin ardından Bölge’yi terketmek zorunda kalan Ermeni askeri birlikleri de birçok bölgeyi yakarak, talan ederek çıkmıştır. Bütün bunlar Ermenistan Devletinin doğrudan sorumluluğunu gerektiren eylemlerdir.

İşgal bölgeleri ile ilgili en temel sorunlardan biri de Dağlık Karabağ’dan zorla göç ettirilen Azerbaycan Türklerinin geride bıraktıkları malların yağmalanması ve dağıtılması olmuştur. Göç etmek zorunda kalan Azerbaycan Türklerinin boşalttıkları evlere Ermenistan’dan transfer edilen ailelerin yerleştirildiği bilinmektedir. Oysa uluslararası hukukun jus in bello kuralları, özellikle de Kara Savaşlarına İlişkin La Haye Sözleşmesi (md. 46. 52, 53, 55, 56) ve yine Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi (md. 53 ve 147) işgalci devlete işgal edilen bölgelerdeki mallara saygılı davranılması yükümlülüğü getirmektedir. Uluslararası İnsancıl Örf ve Adet Hukuku Kurallarının Listesi’nin 50 ve 51. maddeleri mülkiyete saygılı davranılmasını öngörürken, 52. madde gereğince yağma tamamen yasaklanmaktadır. Uluslararası hukukun insancıl kuralları gereğince meşru devletin taşınmaz malları, işgalci devlet tarafından kendine mal edilemez.

Sonuç itibariyle, işgal bölgesindeki gerçek veya tüzel kişilerin malları üzerinde işgalci devletin veya işgalci devletle birlikte yerli yönetimin her türlü hukuka aykırı faaliyetinin uluslararası sorumluluğa neden olduğu açıktır. Nitekim uluslararası hukukun örf ve adet hukuku kurallarını da kodifiye eden Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemler Nedeniyle Devletin Sorumluluğu Taslak Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre, bir devletin uluslararası hukuk bakımından her haksız fiili, o devletin sorumluluğunu doğurur. Haksız fiilin unsurlarını tanımlayan 2. madde gereğince de, icrai surette ya da ihmal suretiyle işlenen bir davranış uluslararası hukuk gereğince devlete isnat edilebiliyorsa ve devletin bir uluslararası yükümlülüğünün ihlalini oluşturuyorsa, devletin bir haksız fiili vardır. Bu durumda Ermenistan, Taslak Sözleşme’nin 31, 34 ve devamı maddeleri çerçevesinde, Azerbaycana karşı vermiş olduğu tüm zararı onarmak veya tazmin etmekle yükümlüdür. Ermenistan, hukuka aykırı eylemlerine son vermediği sürece sorumluluğu devam edecektir. Zira Taslak Sözleşme’nin 14/2. maddesinde de düzenlendiği gibi, devletin süreklilik niteliği olan bir fiili nedeniyle uluslararası yükümlülüğün ihlali, fiilin devam ettiği ve uluslararası yükümlülüğün aykırı kaldığı bütün süreye yayılır. Bu anlamda Ermenistan’ın 27 Eylül 2020’de başlayan silahlı çatışmalar sırasında sivillere yönelik hukuka aykırı eylemleri nedeniyle de sorumluluk taşıdığı açıktır. Bu süreçte Ermenistan tarafından, silahlı çatışma bölgesi dışında kalan Azerbaycan’ın Berde, Gence gibi birçok bölgesine kullanılması yasak olan füzeler atılmış, çok sayıda sivilin ölümüne neden olunmuştur.

Ermenistan’ın 27 Eylül 2020’de Azerbaycan’a ait sivil yerleşim yerlerine saldırıları ile başlayan İkinci Karabağ Savaşı, 10 Kasım 2020’de Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan tarafından Üçlü Bildiri’nin imzalanması ile sona ermiştir. Azerbaycan’ın kesin zaferi ile sonuçlanan savaşla ilgili hafızalara kazınan en üzücü sahnelerin başında Ermenilerin sivil halka karşı yaptığı saldırılar yer almıştır. Ermenistan, 30 yıllık işgal sürecinde olduğu gibi 44 gün süren İkinci Karabağ Savaşı’nda da sürekli olarak sivilleri hedef haline getirmiş ve yapılan saldırılar neticesinde 100’e yakın masum sivil hayatını kaybetmiştir. Ermenistan, uluslararası hukuka aykırı eylem ve söylemleri ile savaş zamanında sivillerin korunmasına ilişkin Lahey Sözleşmeleri’ni, Cenevre Sözleşmeleri’ni (1949) ve Roma Statüsü’nü de ihlal etmiştir. Bununla birlikte savaş sürecinde tarihi ve kültürel eserler ile doğal çevreye yönelik saldırıları ile de başta 1954 tarihli “Lahey Silahlı Çatışma Halinde Kültürel Varlığın Korunması Sözleşmesi” olmak üzere ilgili anlaşma ve sözleşmelere de aykırı hareket etmiştir.

İşgalci devletler, bazen işgal edilen bölgede sözde yönetimler kurarak, bazen de insani bir kılıf veya demokratik bir kasvet altında kendi eylemlerine meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. Uluslararası hukukta güç kullanılarak kurulan varlıkların hukuk süjesi gibi kabul edilemeyeceğinin bilincinde olan Ermenistan da, söylem ve davranışlarıyla Dağlık Karabağ sanki ayrı bir devletmiş gibi izlenim yaratmak istemiştir. Böylece Azerbaycan’ın ülkesel bütünlüğünü ihlal ederek işgal edilen bölgelerde uluslararası hukuka aykırı bir şekilde ortaya çıkarttığı oluşumdaki rolünü saklamaya çalışmıştır. Oysa Ermenistan’ın resmi açıklamalarına rağmen, Dağlık Karabağ sorununda Ermenistan’ın rolü göz ardı edilemeyecek bir husustur. Dağlık Karabağ sorunu, bir devletin başka bir devletin ülke bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı hukuka aykırı bir silahlı saldırısı, üçüncü bir devletin iç çatışmaya müdahalesi şeklinde gerçekleşen güç kullanma yasağı (jus ad bellum) kadar, insancıl hukuk kurallarının da (jus in bello) ağır şekilde ihlal edildiği tipik örneklerden biridir. 1988 yılından itibaren Dağlık Karabağ’ı kendisine birleştirmeye çalışan, bağımsız devlet olduktan sonra ateşkese kadarki süreçte ise güç kullanma (jus ad bellum) kurallarına aykırı olarak bölgenin dışına da taşacak şekilde Azerbaycan’ın yaklaşık % 20’lik kısmını işgal eden Ermenistan, uluslararası hukuka açıkça aykırı olan bu eylemlerini 2020 yılına kadar sürdürmüştür.

Ermenistan, uluslararası hukuka aykırı eylemlerini, işgal sonrasında da devam ettirmiş, özellikle işgal ettiği bölgelerde etnik temizlik yaparak bölgedeki durumu oldubittiye getirmeğe çalışmıştır. BM, Avrupa Konseyi, AGİT, AB gibi uluslararası örgütlerin kararlarına rağmen Ermenistan, işgal bölgelerini terk etmek zorunda kalan Azerbaycan Türklerinin evlerine dönmelerine müsaade etmemiştir. Tam tersine geride bırakılan malların yağmalanmasına imkân veren Ermenistan, bölgenin demografik yapısıyla da oynamış, göç etmek zorunda kalan Azerbaycanlıların boşalttığı bölgelere Ermenistan’dan nüfus transferi yapmış, aynı şekilde çevreye, kültür mallarına, özel kişilerin mülkiyet haklarına ağır zararlar vermiştir. Ateşkes süresince saldırgan davranışlarını devam ettiren Ermenistan’ın en son 27 Eylül 2020’deki silahlı saldırılarına Azerbaycan Devleti başından itibaren doğal olarak sahip olduğu meşru müdafaa hakkı kapsamında güç kullanarak karşılık vermiştir. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Başkumandanlığında önemli başarılar elde eden Azerbaycan ordusu kısa bir zaman içerisinde Ermeni birliklerini yenilgiye uğratarak işgal altındaki bölgelerin büyük kısmını geri almıştır. Rusya’nın devreye girmesi ile 10 Kasım 2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yapılan Ortak Beyanname ile Ermenistan, Rus Barış Güçleri’nin kontrolü altında işgal altındaki tüm topraklardan kısa bir zaman içerisinde çıkmayı taahhüt etmiştir. Bu gün Azerbaycan, Rus Barış Güçleri’nin kontrolü altında olan çok küçük bir kısım hariç işgal altındaki tüm topraklarını geri almıştır. Bundan sonra olması gereken ise, uluslararası hukuka ve Ortak Beyannameye uygun bir şekilde bölgedeki tüm Ermeni silahlı birliklerin silahlarını bırakması, bölgeye daha sonra göç ettirilen Ermeni nüfusun Barış Gücü kontrolünde bölgeyi terk etmesi, Azerbaycan Türklerinin güvenli şekilde yurtlarına dönmesidir. Bölgede geçmişten bu yana yaşayan Ermeni azınlık tabii ki insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olan Azerbaycan’ın sınırları içerisindeki diğer tüm azınlıklar gibi eşit vatandaşlık haklarına sahip olarak yaşamaya devam edebilecektir. Ancak Ermenistan Devletinin, Azerbaycan’ın ülke bütünlüğüne saygılı davranması ve geçen süre içerisinde vermiş olduğu tüm zararları tazmin etmesi gerekmektedir. 

Başından itibaren açıklanmaya çalışıldığı gibi Karabağ Azerbaycan devletinin ülkesinin bir parçasıdır ve öyle olmaya da devam edecektir. Aksi bir durumun Azerbaycan’ın ülke bütünlüğünü ihlal edecek şekilde uluslararası hukuka da aykırı olacağı açıktır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER